Hayır, arabalar saygısız olabilir neticede araba deyip geçebilirim ama bu kadar normal algılanması beni deli ediyor. Binlerce araba geçiyor ve hiçbiri yıldızları takmıyor. Çok acele ediyorlar doktor! Bari acele etmeseler. … Nasıl? Hayır hayır ben arabalara saygı gösteriyorum tabi. Varlıkları kimi zaman saygı uyandıracak kadar işe yarıyor. Ama resmin tamamına bakıyorum ben. Bütün evreni düşününce çok yanılgısı olan bir deli gibi oluyorum. … Biliyorum deli olmadığımı. Ama bu saygısızlık böyle devam edemez. Biri bir şeyler yapmalı. İçimde çaresiz bir boşluk oluşuyor. … Hayır doktor, kavisim yok benim. Siz beni anlamak istemiyorsunuz galiba. … Ne Süryanisi doktor ben yıldızlar diyorum…
Wednesday, October 03, 2007
Çatı Katından
Tuesday, July 31, 2007
Fas
Çok benzer bir ruh haliyle Kazablanka’ya indim. Önce Cafe France’da bir kahve içip insanları izledim.(Özel bir anlamı yok, sadece insanları izlemek, şehrin sakinlerine alışmak. Bu arada hemen her yerde “Cafe France’lardan var.) Sonra bedbin (kötümser mi demeliyim acep? Devrime saygı) halimden çıkmadan Medinel Kadima’da kalabileceğim bir otel aradım. Victoria oteli. Tamam.
Sırtımda çanta olmadan (11.3 kg) yürümek iyi geldi. Cafe France’tan daha cafcaflı bir Cafeye oturdum. Kahvemi ve paketimdeki son Tekel 2000 sigaramı içerken garsondan en iyi yerli sigarayı öğrendim. Marquise (Markiz okunuyor!). Sonra hiç gereği yokken tuvalete gitmek istedim. Hala Tunus ruhdurumundayım malum. Tuvaletin kapısını açtığımda tarihe “Fas Aydınlanması” olarak geçecek muhteşem dönüşümü yaşadım. İlk iki saniye bembeyaz alaturka tuvaletin taşlarını algılamakla geçti. Yanılmadığımı anladığım anda yaşadığım net duyguların bir kısmı: Tunus’ta değilim. Artık alafranga tuvaletlerin tepesine tünemeyeceğim. Yeni bir ülkedeyim. Yeni bir şehirdeyim. Buranın tuvaletleri alaturka. Başka insanlar arasındayım. Ben burayı çok sevdim. Burayı mı tuvaleti mi? Bilmiyorum. Sevinçliyim. Sevindim. Ama efendim… Bırak Olric, vesvese verme.
İnsan bir şehri tuvaletlerinden başlayarak severse sağlam bir ilişkinin başlangıcından bahsedilebilir. “Ben Kazablanka’yı sırf tuvaletlerinden dolayı sevdim.” Nasıl? İyi efendim. Sana sormadım. Tamam efendim.
Markiz sigarasından yaktığımda rahatsız edici bir tat duymamak beni memnun etti. Sonraki günlerde de memnuniyetim devam etti. Sokaklara çıktım. Her şey bir başka görünmeye başlayınca gereksiz anlamlar ve işaretler bulma hastalığım da nüksetti. Normalleşmek için bir cami buldum. Camiden daha sakinleşmiş olarak çıktım.
Eski şehrin duvarlarını sağ yanıma alarak Atlantik okyanusuna doğru yola çıktım. Hedefim 2. Hasan Camii. Oldukça dağınık ama insan sıcağı olan mahallelerden geçiyorum. Biraz dinlenmek için bir pastaneye girince yoğurdun varlığını keşfediyorum. Ben burayı gerçekten seviyorum. Tunus’ta yoğurt bulamamaya alışmıştım. Ama neden her şeyi bu kadar çok karıştırıp karşılaştırıyorsunuz efendim? Buralara yoğurt var mı diye bakmaya mı geldiniz? Bişey mi arıyordunuz? Hayır konuşacağım! Ne arıyorsunuz? Yardımcı olayım! Biraz süslü duvar, büyük bir cami, bir tutam Atlantik, üç-beş sinagog; bu Kazablanka menümüz. Marrakeş’te biraz baharatlı ortaçağ eğlenceleri, kırmızıdan başka bir rengin olmadığı sokaklar, Türk tadında döner ve üç-beş yabancı. Yerle gök arasındayız. Zamanlardan modern zamanlar. Düğünler ve cenazeler hep aynı anda oluyor. Ne arıyorsunuz efendim? Huzur. Bizde kalmadı ama epey deri terlik, iki kırmızı Berberi halısı ve üç maymun kaldı elimizde. Terlikleri giyip kırmızı halı üzerinde yürürken maymunlar sizi eğlendirecek efendim. Kim nerden bilsin ki Süleyman’ın sefirisiniz. Maymunlar kamuflaj için. Görevinizden kimsenin haberi olmayacak. İşte geldik efendim. Aydınlatmayan deniz feneri. Sus Olric acı acı konuşma. Senin için kararmış. Fenere laf atma. Kimin neyi nasıl aydınlattığını nerden bileceksin. Bir kere sen pozitivistsin. Gördüğünden başkasına inanmazsın sen. Ben sizin inkârcı vicdanınızım efendim. Faydamı inkâr edemezsiniz. Bütün korkutucu fikirlerinize sevgi gösteren tek kişiyim ben.
Sisler içinde bir deniz feneri. Terk edilmiş. Hayır, terk edilmemiş. Etrafını Bidonville kuşatmış. İşimize bakalım. http://picasaweb.google.com.tr/ismailaydin/DenizFeneri
FAS-2
Beyaz Belde’den sonra önce güneye yönelmeye karar verdim. İlk durak Azamur. Önce şehir duvarlarının etrafını dolaşıyorum sonra o muhteşem karmakarışık sokaklarda kendimi kaybetmeye bırakıyorum. Abid Si Mohammed’le tanışıyorum. Kazablanka’da Suudi konsolosluğunda güvenlik görevlisi. Benim olmayan Arapçam onun olmayan İngilizcesiyle yarım saat kadar muhabbet ediyoruz. Ayrılırken bana telefon numarasını veriyor ihtiyaç duyarım diye. Yanında bir de hediye veriyor: Bir fotoğraf: Kendi bahçesinde, bir banyo küvetinde keyif yapan ördeklerinin bir resmi. Küvet toprağa gömülmüş ve ortalıkta bir anaç ördek beş-altı yavrusuyla ve ailenin diğer üyeleri; aralarında bir de kaz var. Kim bilir nereye dökülecek bir şefkat ve muhabbet dalgası bana böyle uğruyor. Şimdi düşündüğümde, neden hiç hayret etmeden ve hiçbir riyakârlık duygusuna kapılmadan hediyesini ve kopuk kelimelerini gayet normal bir tavırla karşıladığıma şaşıyorum. Tanımadığınız, dilini anlamadığınız bir insanın verdiği hediye bahçesindeki ördeklerin resmiyse ve siz yolcuysanız ve şaşırmıyor ama “normal(neyse normal artık)” hayatınıza döndüğünüzde şaşırıyorsanız keramet sizde değil yolda ve yolculuktadır. Yola ve yolcuya hürmeti ve muhabbeti asla esirgeme!
16. yüzyılın başından 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar Atlantik sahilinde Azamur’dan başlayıp, El Cedida ve Es Savira’ya kadar olan bölge Portekiz egemenliğinde kalmıştır. Muhtemelen Ümit Burnu’na kadar olan bölgenin kontrol altında tutulması ile ilgili olmalı. El Cedida çok renkli ve canlı bir şehir. Beyaz renk devam ediyor. Yeni şehir alabildiğine Fransızken eski şehir alabildiğine Faslı. Tunustan sonra yemek yemenin keyfini çıkarıyorum. Bir lokantaya oturup “kofte” ısmarlıyorum. Karşıdaki kasaptan et alınıyor ve öyle hazırlanıyor. Ardından nane çayı. (Abi Allah rızası için şekeri yanında getir diye inliyorum ama bir avuç şeker bardağın içinde dalga dalga! Bunu söylemeyi başardığım yer Tanca ve ondan sonra da önce Kazablankaya sonra memlekete dönüyorum.) Şekerin yoğunluğundan azar azar içip üstüne su ekletiyorum. Cedida da Portekiz sarnıcı görülecek yerler arasında sayılıyor ama beni cezbeden Camii Kebirin arka cephesindeki girişin revakları oldu.
Es Savira Afrikanın sörf merkezi olarak biliniyor. Yaz ortasında geceleyin üşümek mümkün, okyanustan gelen rüzgâr yüzünden. Es Savira’da inatla okyanus kenarında çadırda kalıp sabah yüzmek istiyorum. Kamp yeri aramalarım boşa çıkıyor. En son sorduğum Emin isimli delikanlı beni ısrarla kendi evinde kalmaya davet ediyor. Biraz İngilizcesi var. Olmazlanmak istiyorum ama nafile. Türkiyeden geldiğimi kardeş olduğumu söylüyor ve “onun evinde kalmak zorundaymışım”. Ailen diyorum, öğrenciymiş. Aslen Marrakeşliymiş. Evinde hemen nane çayı yapıyor. Çay içiyoruz ben de şartlarımı söylüyorum. O gece uzun bir muhabbetten sonra uyuyoruz. Sabah Medinal Kadima’da (eski şehir) attarlar çarşısında kahvaltıya gidiyoruz. Börek, peynir, kaymak, bal ve zeytin alıyoruz farklı, rengarenk ve envai çeşit kokusu olan dükkanlardan. Atarlar çarşısındaki kahvehanede “lipton çayı” varmış. (Nane çayı ile kahvaltı, fikir olarak bile güzelim menünün yanında ürkütücü geliyor.) Adından kahveler. Türk kahvesi yok ama espresso ile yetiniyorum. Sefil öğrenciler hesabı ödemek için çırpınıyorlar ama şartnameye uymaları gerektiğini ve bu borcu ilerde öğrencilere ödemeleri gerektiğini hatırlatıyorum. Şehirde dolanıyoruz. Sahildeki Portekiz kalesinde 1700’lerden kalma toplar ve martılar arasında Atlantik’i izliyoruz. Es Savira aynı zamanda balıkçılık merkezi. Öğle yemeğinde çipuraya benzeyen bir balık çeşidinde karar kılıyoruz.
Es Savira’dan sonra doğuya, Marrakeş’e doğru yön değiştiriyorum.
1. Fas’a “Fas” diyen tek ülke Türkiye. Fas’ın Fas’taki ismi “El-Mağrib”. Batı dillerinde “Morocco” deniyor.
2. Kazablanka iki milyondan fazla insanı barındıran Fas’ın en büyük şehri ve ekonominin merkezi. 1900’lerin başında Fransızlar tarafından liman şehri olarak seçilince küçük bir şehirden metropole dönüşmüş. “Casa blanca” beyaz ev anlamında, İspanyolcadan. Faslılar “Dar-ul Beyza” diyorlar ki aynı anlamda. Kimin kimden aldığı bana malum olmadı ve önemi de yok.
3. “Bidonville” Türkçede gecekonduşehir kelimesi ile karşılanması makul olan bir sosyal bir hadise. Evler nebulunmuşsa ile yapılan cinsten. İstinasız hepsinin tepesinde uydu anteni var.
Tunus
İstanbul-Tunus uçağına bineceğimden hep şüphe duydum. O kadar olumsuzluk ardı ardına gelince muhakkak bir yerde beni durduracaklar gibi bir düşünce kafamda yer etmeye başlamıştı. Pasaport kontrolünde iki ihtimal vardı; ikisinin de olma ihtimaline rağmen bir ihtimal daha çıktı. İlk iki ihtimalden birincisi vergi borcum olması ikincisi asker kaçağı olma durumumdu. Dolayısıyla üçüncü ihtimal olan sorunsuz uçağa gidebilme ihtimali çıktı ve içim huzur içinde uçağa gittim ve yerime oturdum. On dakika sonra yerimin bir başka sahibi çıkınca, kendimi Kurban Bayramında otogarda sandım. Uçak görevlisi ikinci kişiye boş bir yer buldu ama Tunuslu vatandaş hiç gitmek niyetinde olmayınca, yarı yolda indirilmeyeceğim garantisiyle ben kalktım.
Tunus denince zihnimde yeri olan birkaç şey vardı. Birincisi Cerbe adası, ikincisi başörtüsünün sokaklarda yasak olduğu, üçüncüsü Ukbe bin Nafi’nin şehri Kayrevan. Cerbe adası çocukluğumdan beri bildiğim efsanevi bir korsan adasıydı. Barbaros Hayrettin Paşa’nın korsanlığa başladığı yer. 1510’lu yıllarda, o zamanlar Hızır Reis olan Barbaros, abisi Oruç’la birlikte Cerbe’de buluşup Akdeniz’in kaderini belirleyecek kariyerine başladığında, Cerbe adası kaçakların, korsanların, sürgünlerin sığındığı uluslar arası bir mekânmış. Benim çocuk zihnimde kalan, Hızır Reisin bir Venedik kalyonunu zapt edip adaya gelmesiyle birlikte diğer korsanların saygısını kazandığı ve diğer Türk korsanları etrafına toplayıp Akdeniz’in kontrolünü ele geçirmesi, İspanyada engisizyon mahkemelerinde yakılan Müslüman ve Yahudileri Kuzey Afrika’ya taşımaları vardı. Cerbe’den sonra Tunus sultanından Halkulvad limanını kullanma iznini alınca Barbaros kardeşler rotayı Cezayir’e çevirirler. Cezayir beylerbeyliği Kanuni döneminde, Barbaros Hayrettin’in büyük bir filoyla İstanbul’a gelip padişaha bağlılığını bildirmesiyle kurulur.
Rüyalarıma girerdi kızıl cepkenli korsanlar. Eğri palalardan kan damlar, kemik çatırtıları kulağıma kadar gelirdi. Güvertelere kum dökülmeye başladığında direkteki gözcü çoktan bir Malta veya Venedik gemisinin ufukta göründüğünü haber vermiş olurdu. Kan oluk oluk akmaya başladığında kum çıplak ayaklı leventlerin kaymasını engellerdi. Düşman gemisi yedeğe çekildiğinde güverte temizlenir, yıkanır ve yaralıların iniltisiyle beraber Akdeniz’in mavi sularında bir akşam namazı kılınırdı.
Başkent Tunus’ta Kartaca havaalanına inince biraz dinar aldım ve bir taksicinin çekiştirmesine ses çıkarmadım. “15 dinar” deyince hiçbir şey demedim ve gülümsedim sonra sırtımı dönüp giderken “5 dinar” dedi. Şehir merkezine doğru yola çıktık. Eski bir Fransız sömürgesi olduğunda herkes Fransızca biliyor. İlk dil dersini taksiciden aldım doğal olarak ve seyahatin geri kalanında İngilizce kullanamadığım durumlarda, Arapça, Fransızca karışımı bir dil kullandım. Tabi bu, benim Arapça veya Fransızcadan herhangi bir şey bilmemden değil, İngilizce-Fransızca ve Arapça-Türkçe ortak alanlarından istifade ederek kurduğum temel ihtiyaçlar diliydi.
Şehir merkezinde taksi şoföründen kurtulmam biraz zaman aldı, zira yardımsever ve misafirperver Tunuslu ille de beni bir otele götürmek istiyordu. Ondan kurtulunca Tunus sokaklarına adadım kendimi. Aşağı yukarı birbirine benzeyen Fransız şehir planlaması ürünü sokaklardan çabuk sıkıldım ama İbni Haldun’un heykelini geçip eski şehre (Medinal Kadima) ulaşınca rahatladım. Bir anda kendimi dar sokaklarda ve çarşılarda buldum. Herhangi bir yeri bilmediğimden dolayı kayboldum demem için bir sebep olmakla birlikte, anlamsız gibi gözüken sokakların karmaşasında anlamsız gözüken bir gezmeye daldım. Bir süre sonra birkaç defa aynı sokakları geçtikten sora, mekâna dair bir fikrim oldu. Bir süre sonra Zeytuna camiine vasıl oldum. Tunus’taki en eski camilerden biri. Öğle namazını kıldıktan sonra dışarı çıktığımda artık merkezi bilmenin rahatlığıyla sokakları arşınlamaya devam ettim. Süleymaniye medresesini bulmam zor olmadı, bildiğimden değil tabii. Binanın girişindeki çinileri görünce yandaki tabelayı okumaya çalıştım: “Süleyman” ve “medrese” kelimelerini tanıyınca hemen içeri daldım. Çok tanıdık bir mekân. Beyler döneminde yapılan Osmanlı yapısı. Mimari; Osmanlı medrese planı, tezyinat Endülüs Arap. Müze ve kültür merkezi olarak kullanılıyormuş. Müdire Saliha hanımla tanışınca Tunus üzerine teferruatlı konuşacağım ilk kişiyi de bulmuş oldum. Saliha Hanım tarih doktorası yapmış ve İngilizcesi iyiydi. Medreseyi gezdirdi. “Devleti Osmaniye” ve Türkiye, Tunus’un modernliğinden ve Atatürk’ten bahsettik. Tunus’un Fransız sömürgesinden kurtuluşu sonrası cumhurbaşkanı olan Habib Burgabi bir Atatürk hayranıymış. Hatta Tunus’ta “Kemal Atatürk” caddesi bile var. Biz medreseyi gezerken Tunus’un şair ve edebiyatçılarının periyodik toplantılarından biri başladı. Saliha Hanım aracılığıyla onlarla tanıştım. Türkiye denince bilmiş bir edayla baş sallıyorlar. Müslüman olup olmadığımı sordular. Saliha Hanım 15 dakika önce beni sınav yaptığından emin bir sesle Müslüman olduğumu onlara anlattı. Saliha Hanım’a Müslüman olduğumu ispat etmek için birazda ısrar üzerine, ellerimi dizlerime koyarak bir fatiha okumaklığım gerekmişti. Nerden bilebilirdim ki yol boyunca tanıştığım her Tunuslu benden aynı şeyi isteyecek. “Müslüman’ım” deyince “ikra” diyorlar. Bunu iki sebebi vardı kanımca. Birincisi ki en önemlisi; sadece kendilerinin Müslüman olduğuna dayanan ilginç yanılgı durumu. İkincisi Türkiye’nin laik yapısı.
İkindi sonrasında Tunus’a yakın bir şehir olan Sidi Abu Said’e gittim trenle. Kartaca kalıntılarını ertesi güne bırakıp şehre gittim. Çok şirin bir Akdeniz kasabası. Beyaza badanalı evleri begonyaları, yaseminleri ve deniziyle insanı mest eden bir mekân. Girişte bir kahvehaneye oturup kahve içtim. Tabi Tunusun kahvehaneleri bahse değer bir konu. Öncelikle çok güzel yerler. Çinili, rengârenk ve şirin yerler. Çay deyince bildiğimiz siyah çayın esamisi okunmuyor. Nane çayı var ve Fransız mirası kahve çeşitleri: Sütlü kahve, espresso. Türk kahvesi yapan yerler de vardı ama memleketin kahvesini çok aradım.
Sidi Abu Said’de ilk dikkatimi çeken kapıdan içeri girince bir müze eve girdiğimi fark ettim. 1900’lerin başında Tunus müftülüğü yapmış Tayyib bin Ennebi’nin eviymiş. Endülüs usulü ahşap ayrıntıları ve süslemeleri, selsebili, yasemin ve begonya çiçekleriyle baştan çıkaran bir güzellik. Terasından şehri temaşa etmek de mümkün.
Sokakları gezerken daha önce dikkatimi çeken bir şeyi yaptım. Erkekler kulak arkasına çiçekler koyuyorlardı. Bende sokakta yasemin satan bir çocuktan beyaz yaseminle alıp kulak arkasına yerleştirdim. Sidi Abu Said Akdeniz kıyısında ama yüksekçe bir yerde. Kayalık bir yerden denizi seyrederken yanıma gelen bir gençle evrensel dilde konuşurken veya konuşmaya çalışırken, yanımıza iki hatun kişi geldi. Biri kız kardeşi diğeri nişanlısıymış. Aslen Cezayirlilermiş ama Tunus’ta üniversitede okuyorlarmış. Türkiye kelimesini duyunca derin bir muhabbette daldık. Tabi onlar kendi aralarında konuşuyorlar hararetle sonra arada benim hakemliğime başvuruyorlardı. İletişim daha çok işaret ve Türk-Arapça veya Franclish aracılığıyla mümkün olabiliyordu. Konuşacak bir şey kalmayınca yaseminleri hatun kişilere hediye ederek onlara veda ettim.
Onlardan ayrılınca akşam tenhalığında plaja indim. Akdeniz’e merhaba dedim. O kadar kaynaştık ki o gece orda kaldım. Ay ışığında, plajın bekçisi Hişam’dan aldığım “şez”e oturup yıldızlara ve denize baktım saatlerce.
Kartaca'daki Roma kalıntılarına olan ilgisizliğimi kendime pek açıklayamasam da gezmekten kendimi alamadım. Romalıların ortalıkta saçılmış bu birbirine pek benzeyen taş yığınlarına baktım, hatta bazen ilgileniyormuşum gibi davrandığım bile oldu. Mustafa Armağan’ın İvan İlyiç’ten aktardığı kadarıyla Kartaca kurulurken bir tılsım yapılmış. Bir çift beyaz öküze koşulu tunç bir sabanla şehir dıştan içe sürülmüş ve merkezde düğümlenmiş. Fenikelilerin kurduğu bu şehir Romanın kâbusu olmuş. Defalarca Roma işgaline uğrasa da tekrar dirilmiş ve dikilmiş Roma’nın karşısına. En son Roma komutanı Scipius tarafından talan edilmekle kalınmamış şehrin kuruluşundaki tılsım da bozulmuş. İşlem Fenikelilerin yaptığının tam tersi. Tunç bir sabanla şehir merkezinden dışa doğru. Böylece şehri koruyan tılsım bozulmuş ve yerine hemen Roma tapınakları ve binaları inşa edilmiş. Fakat tılsımı bozulan şehir anlaşılan kimseye yar olmamış. Fransız sömürgesinde koruma altına alınan harabeler doğal olarak Roma kalıntıları. Kartaca kalıntılarının olduğu bölgede cumhurbaşkanlığı sarayı da var.
Tunus merkeze döndükten sonra güney şehirlerine doğru yola çıkacağım. Yol sorduğum bir üniversite öğrencisiyle konuşurken atalarının Türk kökenli olduğunu öğreniyorum. Soyadı “Obay” imiş. Süleymaniye medresesinin müdiresi Saliha Hanım “Bey, Ağa, Paşa” soy isimli birçok aile olduğunu söylemişti. Nebul şehrine doğru yola çıkıyorum. Yolda her taraf yemyeşil, zeytinliklerle dolu. Daha güneye indiğimde ise kilometrelerce devam eden zeytinliklerle karşılaşıyorum. Tunus’un çölle özdeşleşen imajı değişiyor zihnimde. İklim Akdeniz. Nabul turistik bir yer tıpkı diğer sahil şehirleri gibi. Açık camii bulamadığımdan epey bunaldım. Tunus’ta camiiler namaz vakitleri dışında kapalı tutuluyor. Sebep radikal bazı örgütlerin camileri propaganda mekanı olarak kullanması. En çok dokunan ise tarihi ulu camilerin kapalı olması. Turistler huzur içinde içeri girip fotoğraf çekerken namaz kılamamak acı bir olay tabii. Fakat hıncımı görevlilerden çıkardım. Hepsiyle usanmadan uzun uzun tartıştım. Müslüman olduğumu ve namaz kılmak istediğimi belirterek camiye girmek istedikçe beni kucaklayarak engellemek zorunda kaldılar. Açıkçası pek izah edilebilecek bir durum olmadığı ortada. Mabet ibadet için ve adamın görevi ibadeti engellemek orta sınıf Fransızların fotoğraf çekmelerine hizmet etmek.
Nabul’den Sussa şehrine geçtim. Sussa oldukça büyük bir şehir ve turizmin en önemli şehri. Eski şehir duvarlarla çevrili, iç kale ve Ulu Camii olduğu gibi duruyor. Çarşısı yabancı kaynıyor. Bir gece kaldıktan sonra Kayrevan’a gittim. Ukbe Bin Nafi’nin şehri. Kayrevan “ordugâh” anlamına geliyor. Kuzey Afrika’da kurulan ilk Müslüman şehri. Ukbe bin Nafi ordusuyla beraber bölgeye geldiğinde yerleşime uygun bulduğundan bir süreliğine dinlenmek için yerleşmeye karar verir. Fakat su ihtiyacını gidermek için bir kuyuya ihtiyaçları vardır. Kuyu için yer tesbit etmek için çalışırlarken ordudaki Uta isimli köpeğin bir yeri eşelediğini fark etmişler. Ve kazılan yerden su çıkmış. Bu şehirde Es-Saad isimli delikanlıdan dinlediğim hikâye. Kuyu hala duruyor ve Bir-i Uta (Biruta) deniyor köpeğin ismine hürmeten.
Peygamber efendimizin berberinin türbesinin olduğu söylenen bir camide ilginç bir hadiseye sahit oldum. Kayrevan’ın sünnet edilecek bütün çocukları türbenin bir köşesinde sünnet ediliyor.
Kayrevan’ın su sarnıçları ve Ukbe Bin Nafi Camii diğer önemli mekânlar. Cami açıktı ve hafızlık çalışan çocuklar avluya dağılmış sesli bir şekilde Kur’an okuyorlar.
Sfax güneyin ekonomik başkenti. Fazla durmadan Cerbe adasına doğru yola çıktım. Cerbe sahilinde sarhoşları ve hayat kadınlarının piyasa yaptığı iğrenç kokan atmosferinden çabucak uzaklaşıp Gazi Mustafa Paşa kalesini selamlayıp, caminin birine sığındım akşamüstü. Akşam namazındaki kalabalığı sevdim bir tek. Kalmaya tahammül edemedim ve Gabes’e doğru yola çıktım. Gece yarısı Gabes’e ulaştım. Açık bir büfede bir şeyler atıştırmak için girdiğimde Libya’da Türklerle birlikte çalışmış bir Tunusluyla tanıştım. “Kardaş, arkadaş” kelimelerinin yanı sıra kopuk kopuk üç beş kelimeyle derin bir muhabbete daldık. Anlaşmak için dile ihtiyaç olmadığını bir daha fark ettim. Gerçekten de aynı yoğunlukta iletişim ihtiyacının olduğu durumda üç beş kelimeyle ne çok şey anlatılıyormuş.
Ertesi gün Kebil’e ordan da çölün kıyısındaki Sabriye köyüne gittim. Bir bedevi ailesinin evinde akşam serinliğini bekledim. Kuskus pilavı yedik. Akşama doğru Ali isimli aile reisi deveyi hazırlamaya başladı. Gerekli malzemeyi yükledikten sonra çöle doğru yola çıktık. Gerçi köyün bulunduğu yer zaten çöl. Akşam karanlığı çökmeden kamp yapacağımız yere ulaştık. Ali devenin ayaklarını başladıktan sonra odun bulmaya gitti. Derin bir sorumsuzluk ve kayıtsızlık içinde çevrede dolandım. Kum tepecikleri arasında ufak çöl bitkilerini inceleyerek dolaştım. Sonra Ali döndü, kucağında kuru otlar ve bazı köklerle. Ateş yaktı. Yemek yaparken bir ara benden bir şeyler istediğini fark ettim. Elinde soğan doğrama taklidi yapınca bıçak istediğini fark ettim. Olmadığı belirtim. Kaşıkla soğanı doğradı. O kadar kayıtsızdım ki iki gün sonra Fas’ giderken bu olayın aslında komik olduğunu fark edecektim.
Yemek yedikten sonra yanımdaki poşet çayı çıkardım. Çaydan sonra kötü bir kahveden büyük bir fincan alıp biraz uzağa gidip sırtüstü uzandım ve yıldızlara baktım. Saatlerce bilincim tam uyanık o muhteşem manzarayı izledim. Issızlık ve tam sessizlik. (Bu kısımda uzun uzun anlatılacak bir şey yok.)
Akşam namazında Ali’nin imamlık yapmasını istedim. Kıratının bozukluğu bir yana İhlas süresini yanlış okuyunca “bedevi” kelimesi üzerine iyi düşünmem gerektiğini fark ettim. Sabah namazına üşümüş uyandım ve bir daha yatmadım. Güneşin doğuşunu izledim. Ali de uyandı ve kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Hamur yoğurdu ve ekmek şekli verdiği hamuru közlerim içine koydu. Kabartma tozu olmadığından hamurumsu bir ekmek çıktı ortaya ama dişlerimi fırçalamış olmanın sevinciyle kahvaltımı yaptım. Sonra döndük köye.
Sabriye’den Kebil’e döndüm tekrar. Çölün huzurunu şehirde kaybedince durmadan yol almak arzusuna kapıldım. Ve gün öğleden sonra Gafsa’ya oradan da Kassırayn’a gittim. Gece saat onda Tunus başkente doğru yola çıktım. Sabah namazında uyandığımda araba bir terminalde durmuştu. İndim arabadan ama bütün çabalarıma rağmen nerede olduğumu anlayamadım. Tunus’ta mıydım yoksa Bizerte’de miydim? Sonra Bizerte’de olduğuma kanaat getirdim ve şehir merkezine gidecek olan minibüse bindim. Uyuklarken arabanın yola çıktığını fark ettim. Bir ara gözlerimi açıp yola bakınca bir tabelada Bizerte’ye 50 km olduğunu gördüm. Tunus’ta olmuş olduğumu öğrendim o an. Huzur içinde tekrar gözlerimi kapadım. Bizerte Akdeniz sahilinde şirin bir şehir Tunusa 60 km uzaklıkta. Kahvaltımı orda yaptım. Şehri ikiye bölen büyük boğazın üzerindeki köprüyü yürüyerek geçtim. Kaleyi ve eski şehri dolaştım.
Tunus, başkenti dışında Fransız mimarisinden pek etkilememiş. Evler iki üç katlı ve kendine özgü mimarisiyle rengarenk. Endülüs etkisi bütün mimariye sinmiş.
Hurda Teferruat
1. Barbaros Hayretti Paşa ile ilgili birçok roman vardır. Aptullah Ziya Kozanoğlu (Türk Korsanları), Feridun Fazıl Tülbentçi(Barbaroslar Geliyor) ve Ahmet Yılmaz Boyunağa (Zafer Rüzgarları (Daha çok Turgut Reis’i anlatan bir roman)) öncelikle isimleri zikredilecek romancılardandır. Ama en önemli eser Ertuğrul Düzdağ tarafından latinize edilen, Barbaros’un “Gazavatı Hayrettin Paşa”sıdır. Kanuni Sultan Süleymanın emriyle yazdırılan bir eserdir.
2. “Tunus’ta Osmanlı Mimari Eserleri” isimli kitap mimari eserlerin envanterini çıkarması yanında Tunus’taki Osmanlı hakimiyetine ilişkin bilgiler de içermekte. Yazarı Kadir Pektaş.
3. Habib Burgabi Fransız sömürge dönemi sonrasından 1987’ye kadar cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Bir Atatürk hayranı olarak biliniyor. Ayrıntılı bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Habib_Burgiba Şimdiki cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali başbakanken Burgiba’nın hasta olduğunu doktor raporuyla tespit edip yerine geçmiş bir generaldir.
4. Tunus’ta sokakta başörtüsü yasağı şuan fiili olarak uygulanmıyor ama başörtülü olmak kamusal alanda sorunlar teşkil ediyor.
Friday, July 06, 2007
Thursday, June 28, 2007
Bir Dosta Söylenmemiş, Bilindiğini Bildiğim, ama Kelimenin Kifayetsizliği Kavşağında Kalpten Çıkması Gereken Birkaç Kelam
Ellerim
Sesim çıkmıyor
Suları kirleten bir gül geçti yanımdan
Çürüyor sessiz bakışlarım
Çıkan her kelime bir kan pıhtısı
Ağzımdan üstünüze bulaşıyor
Özür dilerim
Monday, June 25, 2007
YOL
ÜÇÜNCÜ HALİN İMKÂNSIZLIĞI
Size neden ıspanak pişirmeliyim ki
Akan suda iki defa yıkanamadıktan sonra
Doğmuşumöleceğimvegüneş
Bir şey olmamış gibi ısıtacak benden sonra
Kıyametim kopmuş,
Balık pazarında hamsiler, lüferler
Roka, limon, soğan
İnanılası hangi yalan kalmış?
Vazgeçtim rokada, lüferden
Yaşamaktan geçtim ama
Kendimle kol kola yağmurda yürüyememek,
Ve kızdığımda kendimi
Gözü yaşlı geride bırakamamak
Asıl bu koyuyor adama…
Monday, June 11, 2007
Bakındı Hele Yaptığınıza!
Ilıman sularda yüzen Şarkın çocuklarına!
Sizinle anlaşabileceğimizi biliyoruz. Siz konuşmak istiyorsunuz. Bu medeni dünyaya dâhil olma isteğinizin bir göstergesi ve ehlileştirilebileceğinizin bir işareti. Seviniyoruz ve enerjimizin bir kısmını size yöneltiyoruz. Sizi olduğunuz gibi kabul etmek eğiliminde olan bazı liberalizm teorisyenlerinin tozpembe cümleleriyle algılamamızın mümkün olmadığını belirtmeliyim. Biraz sağınızın solunuzun düzeltilmesi, kaşlarınızın inceltilmesi (ama gerçekten kaşlarınız çok kalın!) cümlelerinizin tevile açık hale getirilmesi gerekiyor. Size güvenemiyoruz: Zira ruhlarınızdaki derin hesapların nesillere bölüştürülmüş olduğunu görüyoruz. O kadar derin bir hesabın içindesiniz ki siz bile farkında değilsiniz. Neticede Şarklısınız ve ruhlarınızın medeniyetin emsalsiz nimetlerinden istifade etmesi gayri kabil. Hesaplarınızın temelinde bize nüfuz etmek ve ıslah etmek olduğu malumumuzdur. Lakin biz önümüzdeki meselelere bakalım. Genişledikçe şahıslar üzerindeki hâkimiyetiniz azalıyor. Sizinle konuşuyoruz ve konuşma imkânımız artıyor. Vatansever evlatlarımız memleketinizdeki vazifelerinin içine sizi de aldılar. Kurumlarınızda yetiştirdiğiniz kompleksli ve “yaralı bilinç”lerin beyni üzerinde çalışmaktalar. En derin yaranız İslam’ın yanlış algılanması olduğundan, bu “özgür!” ve “bireyleşmiş!” çocuklarınız vatanseverlerimizle konuşmaya pek meraklılar. Biz de konuşmalarını istiyoruz. Yetiştirmeye çalıştığınız nesillere katkımızı inkâr edemezsiniz. İslam’da bir reform sürecinin olmayacağı ortada. Lakin bir reform varmış olmuş gibi davranmayı seven bir nesle katkımız olduğunu görüyorsunuz ve göreceksiniz. Dillerinin gelişmesine katkıda bulunuyoruz. Yumurta küfenizde civcivlerinizi ısıtıyoruz. Yakında renkli civcivlerin(m)iz olacak.
Onlar da medeniyetin nimetlerinden istifade etmek istiyorlar. Renklerin hepsini üzerlerinde taşımak istiyorlar. Bunları sevecenlikle karşılamak zorunda kaldıkça-çünkü onlar sizin çocuklarınız- keskin taraflarınız törpülenecek. Kentli olmaya başlayacaksınız. Kentli olduğunuz vakit dünyayı daha derin ve karmaşık hesaplarla ve de kararsız algılamaya başlayacaksınız. Bu çürümenin başlangıcı olacak. Bütün sosyal teorilerimiz bu sürecin sonunu bize bir matematik işlemi gibi vermektedir. Bu işlemin sonucunun medenileşme değil yıkım olduğunu da müsaadenizle ben söyleyeyim: Oyunun kurallarını siz değil biz koyuyoruz ve bu oyunu çok oynadık.
Efendim! Ne dediniz? Allah’ın da bir hesabı mı var? Benim bildiğim Newton’dan bu yana parmağını kımıldattığını gören yok!
Bu sözlerim ne anlama geliyor: Fikirlerini gizlemeden ve kartlarını açıkça ortaya koyan ve yenilmez bir medeniyete mensup demokrat ve liberal ve teyakkuzda bir Garp rasyonalitesi. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Friday, August 11, 2006
Sevgili Doğulular
biz Batılılar bugün bir lanetliler güruhu olarak adlandırılıyoruz tarafınızdan. Zamana ve size hakimiyet kurmamızı bu kadar kıskanmamalısınız. Bugün dünyaya gerçek medeniyeti, refahı, demokrasiyi ve adaleti tesis etmek gibi ulvi amaçlarımız olduğunu göz ardı etmemelisiniz.
Yanlış anlamayın; sizin de bir tarihiniz var, bir kültürünüz var. Adalet iyilik gibi şeyler sizin kültürünüzde de mevcut olabilir. Ama biz yakaladığımız çizgiyle insanlığı dolu dizgin bir mükemmelliğe götürüyoruz. Böyle bir potansiyeliniz olsaydı bunu zaten siz yapardınız. Bu insanlığın kaçınılmazıdır.
Merak ediyorum, insanlık için daha mükemmel tasarıları olan bir topluluk var mı diye? Ama böyle bir şeyin olma ihtimalini hayal eden bir insanoğlu yoktur. Çünkü insanlık için mükemmel olan bizim tarafımızdan tasarlandı. Bize öykünmeden insanlık için bir şey düşünemez kimse.
Bütün bu iyi şeyleri yaparken tabi ki bir takım sorunlar ortaya çıkıyor. Omlet yapmak için yumurtaları kırmak gibi.
Bugün Ortadoğu’dayız. Neden olduğunu anlamak için batının tarihine bakmak gerekir. İnsanlığı içinde bulunduğu derin uykudan biz uyandırdık. Sömürgeciliği lanetlersiniz, kapitalizmi lanetlersiniz lakin yerine koyabileceğiniz tek bir sisteminiz yoktur. Ekonomilerinizi bile biz yönetmek zorunda kalıyoruz.
Kendi başınıza bırakılamayacak kadar kımıltısız tevekkül tutkunlarısınız.
Üç yüz yıldır batı medeniyetinin özünü içinize yerleştiremediysek biraz kendinizi eleştirin. Anlayışsızlığınız, kavrayışsızlığınız ve de tembelliğiniz genetik bir şey. Yoksa bugün neden demokrasiyi ordularımızla getirmek isteyelim. Biz demokrasiyi kendi içimizde tesis ettik. Kendimiz kurduk. Bunu öğreneceğinize, küresel kültürün getirdiği özgürlük alanı sizi yoldan çıkardı.
Şehirlerimize ve kurumlarımıza saldırmaya başladınız. Medeniyete düşman kesildiniz. Özgürlüğün ve bilginin sizi anormalleştirmesinden anladığım tek şey şudur:
Siz doğulular, ya anlamadığımız bir zihinsel süreç içindesiniz, ya da insanlığın evriminde bir alt aşamadasınız.
Biz bilimin kudretiyle varlığın ve insanlığın gizemlerini çözdüğümüze göre ikinci seçenek ortada kalıyor.
Ya siz yola geleceksiniz ya da sizi hep kontrol altında tutacağız.
Bu, medeniyetimizin size yaramayan özgürlükleri kısıtlaması anlamına gelmektedir.
Wednesday, July 26, 2006
TİFLİS-BİTLİS: BİR KAFİYENİN İZİNDE

TİFLİS-BİTLİS: BİR KAFİYENİN İZİNDE
Her ne kadar Gürcü Ana bir elinde kılıç, bir elinde şarap tası Tiflis’e bekçilik ediyorsa da kadim şehirlerin, insanlara, sadece insanlara ait olduğunu orada öğrendim. Kadim bir şehrin bütün hırçınlıkları yan yana, iç içe, katman katman bünyesine katıp yoğurduğunu orada öğrendim. Şehrin insana aitlikleri “medeni”leştirmesidir bu.
Tiflis’e giderken zihnimde “Tiflis-Bitlis” kafiyesi ve Cemal Paşa’nın orada öldürüldüğünden başka bir şey yoktu. Said Nursi’nin Rus polisiyle arasında geçen konuşmada, “Tiflis-Bitlis kardeştir” ifadesi ise karşılığını tam olarak bulamamıştı. Nasıl bir kardeşlikti bu; Tiflis önceleri 9. yüzyıla kadar Arap hakimiyetinde, sonra 13. yüzyılda Selçukluların idaresinde kalmış, Osmanlı-İran mücadelesinde ise İran hakimiyetinde kalmıştı. Uzun süren bir Türk-İslam hakimiyeti söz konusu olmadığına göre ve Said Nursi, Rus polisine, “Medresemin planlarını yapıyorum” dediğine göre, bu kardeşlik, sadece bir temenni miydi?
Tiflis ile Bitlis ilişkisinin sadece bir kafiye ilişkisi olabileceği korkusunu hep içimde taşıyıp fakat yine de işin peşini bırakmadan sabırla bakındım her tarafa. Meseleye bir de Gürcüler açısından baktım yine bir şey bulamadım. Gürcüler Trabzon’a kadar olan topraklarda hak iddia etmekteler ama Bitlis gündeme gelmedi hiç.
Tiflis, Kura nehrinin iki yamacına yaslanmış, ferah bir su şehridir. Ferahlığı Sovyet şehir planlamasından, suyu ise kadim bir şehir olmasından gelir.
Tiflis 11. yüzyılda Gürcistan’ın başkenti olmuştur. Arkeologlar şehrin geçmişini 6 bin yıl geriye götürseler de, şehrin kuruluşu Milattan önce 500 yıllarına dayanıyor. Gürcü krallığı İberia’nın o zamanki başkenti şuan Tiflis’in 20 km kuzeyindeki Mitskheta’dır. Kral Vakhtang Gorgasali avlanırken vurduğu bir sülünün Kura nehrinin kenarındaki suya girdiğini görür. Sülün yarasını iyileştirmek amacındadır. Kral suya gider ve elini suya sokar ve “tbili!” der; yani “sıcak”. Ve bu suyun yanına “Tbilisi” denen şehri kurmaya karar verir. Bu suların olduğu yer bugün Türk hamamları olarak bilinen kaplıcalardır. Suları kükürtlüdür ve birçok derde devadır. Lenin dahi, ölmeden önce, bir mektupta Tiflis kaplıcalarına gitmek istediğini yazar.
Tiflis sırasıyla, Arapların, Türklerin, İranlıların, Harzemşahların, Moğolların, Timur’un, Osmanlıların ve en son Rusların idaresinde ve hakimiyetinde bulunmuştur. Osmanlı hakimiyeti kısa iki dönem sürmüştür. Birincisi, 1578-1603 yılları arasında Osmanlı İran savaşları sonunda gerçekleşmiştir. Daha sonra tekrar İran hakimiyetine geçen şehir, 1723 yılında Osmanlılar tarafından tekrar ele geçirilmiş ve kalenin onarımı için Tokat’tan 35 marangoz Tiflis’e gönderilmiştir. 1795’te yeniden İranlılara, onlardan da Ruslara geçmiştir. Kafkasların bir nevi merkezi sayıldığından ve imparatorlukların buluştuğu, kapıştığı bir kavşak noktası olmuş hep. 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş Gürcistan. Gürcistan’ın nüfusu 4.5 milyon, Tiflis’in ise 1.2 milyon. Nüfus artışı 1991 sonrasındaki ekonomik krizler yüzünden ve iç savaş yüzünden hala eksilerde. Sürekli dışarıya göç veriyor Gürcistan ama Tiflis iç göç aldığından 1985’teki nüfusunu koruyor. 2003 Kasım’ındaki gül devrimiyle birlikte ülkede siyasi ve ekonomik bir istikrara sağlanmış durumda.
ŞEHRİN SOKAKLARI
Tiflis’e girerken metruk fabrikalar ve yıkıntılar dikkatimi çekmişti. Şehre vasıl olup sokaklarını dolaşmaya başladığımda ise güzellik salonlarıyla kumarhanelerin fazlalığı. Fabrikalar, Sovyet ekonomisinin düzeni gereği, birliğin dağılmasıyla işlevsiz kalmışlardı. Kumarhane ve güzellik salonları ise sosyalizm sonrası kapitalizmin arz-ı endam etmesiyle ilgili. Malum, kapitalizm önce hizmet sektörüyle gelir.
Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında, Sovyet ülkelerine giden her Türk vatandaşı gibi ben de caddelerin genişliğine şaşırdım. Yemyeşil ve alabildiğine geniş caddeler; bize biraz fazla! Ama dar ve çıkmaz sokakları bulacağım ümidini hiç kaybetmedim. Aldığım şehir haritasında “Eski Tiflis” ibaresini görünce tanıdık mekanların orada olacağını hissettim. Yanılmamışım!
Rustavelli caddesinde büyük Gürcü şair Şota Rustavelli’nin heykeli önünden geniş caddeye ilk baktığımda hissettiğim yabancı olma duygusu eski Tiflis’te sona ermişti. Rustavelli caddesi şehrin kalbi olarak adlandırılabilir. Gürcistan Bilimler Akademisi’nin devasa binası, arabesk yanı ağır basan mimarisiyle Zakariya Paliyaşvili Opera ve Bale binası, Sovyet mimarisinin insanı ezen çizgileri ve boyutlarıyla parlamento binası ve yine aynı tarzda Gürcistan tarih müzesi Rustavelli caddesinde. Bunların yanı sıra Mavi Galeri ve Modern Sanatlar Müzesi ile Kvashveti Kilisesi görülebilecek yerler. Özellikle Mavi Galeri sergi salonu ve sürekli farklı sanatsal etkinliklerin görülebileceği bir mekan. Cadde, eskiden adı Lenin Meydanı olan Özgürlük “Maydani” ile bitiyor.
Tiflis bir sanat ve kültür şehri olma özelliğini hiçbir zaman kaybetmemiş. 15 yıllık özgürlük sıkıntıları sonrasında, şehir tekrar toparlanmış. Rustavelli caddesi baharla birlikte hafta sonları trafiğe kapatılıyor. Koca cadde Gürcü halk dansları, gönüllü müzik gruplarının küçük konserleri, çocuk güreş müsabakaları, ultramodern sanatsal gösterilerle şenleniyor. Bilimler Akademisi’nin önünde ise ressamlar bir taraftan yaptıklarını satıyor diğer taraftan sehpalarının başında taze resim yapıyorlar. Gümüş işleme ve tahta oyma hediyelik eşyalar ve Gürcü kılıç kamaları da yine aynı sırada satılıyor.
Kura nehrinin diğer yakasında Rustavelli caddesinin paralelinde Marjanişvili caddesi Türklerin yoğun olarak bulunduğu yerlerden biri. Ziraat Bankası, dört Türk lokantası, bir kırtasiye dükkanıyla hareketli bir yer. Kukla tiyatrosu ve çarlık dönemi mimarisinin birçok güzel binasını görmek mümkün. Özellikle baharda, balkonlardan sokağa taşan envai çiçek cümbüşü bir sermestlik hasıl ediyor insanda. Marjanişvili metrosunun olduğu meydanı kuşatan simetrik iki bina ise ayrı bir göz ziyafeti sunuyor. Cadde nehir yönünde takip edildiğinde ise Tolstoy’un yaklaşık iki yıl kaldığı ve “Hacı Murat”ı yazdığı ev görülebilir.
Dinamo Tiflis stadyumunun yanında ise büyük pazarın karmaşasına girilebilir. Şimdi Vaghzal olarak adlandırılsa da eski ismi İstanbul pazarı imiş. Şimdilerde tekstil ürünlerinin satıldığı bölüme İstanbul pazarı deniyor. Genelde Rusya ve Türkiye’den gelen mallar satılıyor. Maalesef Türk mallarının kötü bir ünü var. İlk dönem kaliteden yoksun bütün mallar bu pazara yığıldığından, Türk malları hala kalitesiz olarak biliniyor.
Eski Tiflis’in sokaklarına dalmadan önce Kura nehrinin üzerindeki Metekhi köprüsünden biraz geriye çekilip, hatta Metekhi Kilisesine çıkıp şehrin kurucusu olarak bilinen Vahtang Gorgasali’nin ata binmiş heykelinin yanı başından şehri temaşa etmekte fayda var. Nehrin az ilerisinde Türk hamamları (içlerinden biri var ki; çinili cephesiyle insanı baştan çıkarıyor), yanında üslupları çok tanıdık gelen ahşap konaklar ve kalenin bedenlerine yakın Tiflis camii. Sonra tam tepede Narikala kalesi. Yine bulunduğunuz yerden Rustavelli istikametinde caddenin tam üst tarafına baktığınızda bir tepe görürsünüz. Gürcüler’in Mntsminda dedikleri Azizler dağı, diğer bir ismiyle Şeyh Senan tepesidir ve Said Nursi Rus polisiyle bu tepede konuşmuş ve medresesinin planlarını yapmıştır.
Şimdi yavaştan Metekhi köprüsü geçilip hamamlara yakından bakılabilir. Evliya Çelebi üstadın, “kudretten kaynar bir sıcak sudur ki içinde koyun kelle ve paçası pişirilebilir” dediği şifalı sulara girilebilir. Ama özel saunalar tercih edilmesi ve umumi kısma girilmemesi tecrübe edilmiş olan doğru yoldur. Çünkü bir çok eski Sovyet ülkesinde olduğu gibi burada da hamamlar karma oluyor. Ortalama ömrü 79 sene olan Tiflis kadınlarının bir sırrının da bu sular olduğu söylenir. Hamamların sağ tarafından, dar sokaklardan, eski şehrin ahşap evleri yanından geçilip camiin önünden sağ yoldan kaleye çıkılıp nefis Tiflis manzarası temaşa edilebilir. Kura nehrinin tam ortadan geçtiği şehir manzarasının, en iyi görülebildiği yerlerden biridir kale. Kaleye giden yoldan sola saptığınız da ise botanik bahçesinin girişine ulaşırsınız. Küçük bir vadinin iki yamacının düzenlenmesiyle oluşturulan bu mekanda çeşitli iklimlerden ağaçlar ve bitkiler görülebilir. Vadinin tam ortasından şirin bir dere akar, sonbahar ve ilkbaharda bahçenin patikalarında gezmenin ayrı bir lezzeti vardır.
Geriye, kükürt kokan Türk hamamlarının oraya tekrar dönüp kaleye giden yola değil, daha sağa saptığınızda eski Tiflis’in çok kültürlülüğüne tekrar şahit olursunuz. İleride ihtişamlı bir sinagog, sağda irili ufaklı birçok kiliseye rastlarsınız. Hafta sonları şenlikli kalabalıklarla dolar taşar kiliseler.
Sinagogun karşısındaki parkın bir köşesinde renkli camları ve ilginç yapısıyla basık bir kafe vardır. Orda khaçapuri yiyip üstüne “Turkuli kava (kaf’la)” içebilirsiniz. Kilisenin rahibelerinin işlettiği bu kafede diğer hamur işlerini bulmak da mümkündür. Gürcü mutfağının olmasa olmazları khaçapuri ve khingalidir. Khaçapuri bildiğimiz Karadeniz pidesinin peynirli olanıdır. Onlarca çeşidi vardır ve bir kısmı Gürcü kabilelerinin ismiyle anılır. Özellikle Acaruli denen çeşidi pek makbuldür. Khaçapuri piştikten sonra ortasına bir yumurta kırılır ve üstüne bir parça tereyağı konur. Eğer tam Gürcü usulü yemek istiyorsanız, Rustavelli caddesinde Opera ve bale binasının karşısındaki Laghidze Çghlebi (Laghidze Suları)ye gitmelisiniz. Orada Kafkasya’ya has değişik bir meyve suyuyla birlikte khaçapuri yenebilir. Khinkali ise mantıya benzeyen ama yuvarlak ve oldukça iri, içinde et bulunan bir yemektir. Domuz etiyle yapılanı pek makbul olduğundan tatma fırsatı bulamadık.
Bahsi geçen kafeden nehir paralelinde yürüdüğünüzde Gürcü Ortodoks Patrikhanesine ulaşırsınız. Sovyet dönemine nazaran şimdiki konumu oldukça önemli, patrik II. İlia’nın. Patrik Aziz İlia, devlet protokolünde ikinci sırada ve siyasi yapının önemli, saygı duyulan bir figürü. 1933’te doğan ve 1977’de patrik olan Aziz İlia, oldukça aktif bir kişilik. 1978-1983 yılları arasında Dünya Kiliseler Konsül’ünün eş-başkanlığını yapmış. Newyork ve Pensilvanya Teoloji okullarından aldığı fahri doktoraları ile dünyada saygın yeri olan bir din adamı. Sovyetler sonrası yükselen milliyetçiliğe rağmen, Patrik daha çok pratik halk hizmetleriyle iştigal ediyor. Patrikhane’de baş rahibenin yaptığı ağır kahveyi içerken, Aziz İlia’yı dinleme fırsatı bulmuştuk. Mütevazı bir insan ve Gürcistan-batı ilişkileri ve insan hakları, özgürlüklerin yanı sıra Sovyet dönemi baskılarını dinleme fırsatını da bulduk.
ŞEHRİN İNSANLARI
Tiflis’te birçok milletten insana rastlamak mümkün. Ana unsurlar ise, Gürcüler dışında; Azeriler, Ermeniler, Ruslar, Rumlar ve Yezidi Kürtleri. Bunun yanında diğer Sovyet ülkelerinden ve Kafkasya’dan birçok insana rastlamak mümkün. Ruslar son yıllarda iyice azalmalarına rağmen, Azeri ve Ermeniler’den sonra, yüzde altılık bir dilimi teşkil ediyorlar.
Azeriler genelde çevre köylerde yaşıyorlar ve tarımla iştigal ediyorlar. Ermeniler’e her yerde rastlamak mümkün. Özellikle bit pazarında tanıştığım Asiye isimli Ermeni bir kadın vardı ki akla ziyan! “Ben Türkleri akraba gibi görüyorum” diyor, temiz Türkçe’siyle. “Bütün insanlar hata yapar. Dedelerimiz birbirini öldürmüş ama şimdi ne gerek var düşmanlığa. Kardeşiz biz.” Hemşireymiş, telefonunu veriyor ve başımız bir derde girerse, bir ihtiyacımız olduğunda onu aramamızı istiyor. Muhabbet halesinden zor kurtuluyoruz.
Gürcüler, bütün şark milletlerinde olduğu gibi çok misafirperver bir halktır. Bunu söylerken klasik bir yargıyı belirtmekten çok, misafirperverlikle övünen biz Türkleri bile şaşırtacak derecede sıcak ve ikramı seven bir millet olduklarını belirtmek içindir. Her fırsatta tarihteki Türk işgallerini hatırlatıp mazlum bir millet olduklarını hatırlatsalar da, özellikle Türkiye’yi görenlerde bize karşı, derin bir muhabbet olduğuna şahit olduk. Gürcüce’deki Türkçe ve Farsça kelimelerin yoğunluğu dikkat çekici. Sovyetlerden ayrıldıktan sonra Gürcü milliyetçiliği yükselen değerlerden.
Tiflis’te Türk işadamlarının da, komşu ülke olması hasebiyle bir yoğunluğu var. Tiflis uluslar arası havaalanının inşaatı ve Geocell gibi büyük girişimlerin yanı sıra küçük işletmeler de oldukça fazla. Bunların yanı sıra Çağlar Eğitim Kurumları anaokulundan üniversiteye eğitim hizmetleriyle, Gürcü-Türk dostluğunun yanı sıra kültürel alışverişin de öncüsü konumundadır. Gürcü-Türk ortaklığıyla kurulan Uluslararası Karadeniz Üniversitesi ise, dünyanın farklı ülkelerinden öğrencileri, uluslar arası faaliyetleri ve başarılarıyla Gürcistan’ın en prestijli özel üniversitesidir.
TİFLİS-BİTLİS’İN SADECE BİR KAFİYE OLMADIĞINI BEYAN
Tiflis’te bir sene yaşamama rağmen Tiflis-Bitlis arasındaki ilişkiye bir izah bulamadım. Yanlışlıkla, Gürcüleri Türk zanneden(!) Tarihçi arkadaşlara sorma gafletinde bile bulundum. En fazla, Tiflis’in coğrafya olarak Kafkasya’ya dahil olmasına rağmen, bazı bilim adamlarının Kafkasya’yı Ortadoğu’ya dahil ettiklerini, veya Orta Asya - Anadolu kardeşliğinin bir temennisi olabileceğine ilişkin laflar duydum.
En nihayetinde seyyahların piri Evliya Çelebi’ye müracaat ettik. Meğer ki Bitlis’le Tiflis şehirlerini kuran kişi İskender-i Zülkarneyn’in hazinedarı Bidlis imiş! Çelebi bu bilginin Şerefname’de geçtiğini belirtiyor. Dahası Tiflis’in o zamanlarda mevcut olan ikiz kalelerinden birinin ismi Bitlis imiş. Bitlis’le ilgili araştırma yaparken, Bitlis kalesini yapan kişinin, İskender-i Kebirin komutanlarından Leys Bedlis olduğunu öğrendim. İskender-i Zülkarneyn denen kişinin, Kuran’da geçen Zülkarneyn değil, Makedonya’lı İskender-i Kebir olduğu ise açık.
Tiflis, tarihten gelen karmaşık bağlarıyla Kafkasya’nın bağrında, geleceği olan şehirlerden biri olarak, Ardahan’dan doğan Kura nehrinin iki yanına yaslanmış nadide bir mekan olarak, bize çok yakın bir yerde arz-ı endam ediyor. Öyle yabancı bir şehir değil, Bitlis’in kardeşi akraba bir şehir üstelik…